Bir story atıp içini rahatlatıyorsun.Bir kalp bırakıyorsun, “üzerime düşeni yaptım” diye düşünüyorsun.Ama paylaşmayanı yargılamaya da yine aynı parmakla başlıyorsun.Yıl sonlarının en tanıdık ritüellerinden biri “yılın kelimeleri”. Aslında sadece kelime seçmiyoruz; o yıl ne yaşadığımızı, neye takıldığımızı, neyle yorulduğumuzu da özetliyoruz. Bu yıl farklı kurumların seçtiği kelimeler, şaşırtıcı biçimde aynı yere işaret ediyor. Cambridge Sözlüğü ‘’parasosyal’’, Oxford Üniversitesi ‘’rage bait (öfke yemi)’’, Türk Dil Kurumu ise ‘’dijital vicdan’’ dedi.Dijital vicdan; dijital ortamda bireyin ahlaki sorumluluklarını gerçek eylemler yerine beğeni, paylaşım veya hikâye yoluyla yerine getirdiğini düşünmesini ifade eden kavram. Vicdanın dijital ortamda “tıklanabilir” hali de diyebiliriz. Aslında günümüzü özetleyen ve çoğu zaman şimdi ne yapmalıyım diye insanları arada bırakan bir konuya değiniyor. Bir şey yapmak yerine bir şey göstermenin yettiği, ama yine de içimizi rahatlatabildiğimiz bir hâl bu. Dijital vicdan bağlamında vicdan, bir davranış olmaktan çıkıyor; sembolik bir bildirime dönüşüyor. Eylem geri çekiliyor, sorumluluk buharlaşıyor; geriye tek tıkla hem vicdan rahatlatan hem de başkalarını yargılamaya yarayan bir dijital ahlak kalıyor.Bugün sorumluluk almak; bir yere gitmek, bir bedel ödemek, risk almak değil. Bugün sorumluluk almak; ekranı yukarı kaydırmak ve vicdanı algoritmaya emanet etmek demek. Ve hemen ardından gelen soru tanıdık:“Sen neden paylaşmadın?”Sorumluluk alma, risk üstlenme ve eyleme geçme geri planda kalırken; tek bir tıklama hem “vicdanı rahatlatan” bir araç hem de başkalarını yargılamanın ölçütü hâline gelir. Bu baskı Türkiye’de daha da yoğun. Paylaşan duyarlı, paylaşmayan duyarsız. Sessiz kalan ise şüpheli. Hem bireyler hem markalar aynı sıkışmışlıkta: Paylaşsan ayrı mesele, paylaşmasan ayrı. Dijital vicdan tam da bu arada kalmışlığı anlatıyor. Ne gerçekten sorumluluk alıyoruz ne de tamamen kayıtsızız. Sadece iyi hissetmekle, iyi olmak arasındaki farkı giderek karıştırıyoruz.Bu tartışma yalnızca bize özgü de değil. Yurtdışında “dijital vicdan” ifadesi birebir bu adla kullanılmasa da dijital etik, çevrimiçi ahlak, dijital aktivizm, performatif duyarlılık gibi başlıklar altında benzer sorular soruluyor: Paylaşmak gerçekten bir sorumluluk alma biçimi mi, yoksa yalnızca vicdanı rahatlatan bir refleks mi? Dijital görünürlük, gerçek hayattaki eylemin yerini tutabilir mi? Duyarlılık ne zaman desteğe dönüşür ne zaman sadece bir gösteri olarak kalır? Bu sorular, dijital çağda vicdanın eylemle görünürlük arasındaki sınırının neden giderek bulanıklaştığını gösteriyor.Bu noktada rage bait (öfke yemi) devreye giriyor. Oxford’un yılın kelimesi olarak seçtiği bu ifade, insanların öfkesini tetiklemek için bilinçli olarak üretilen içerikleri anlatıyor. Daha çok öfkelenelim, daha çok paylaşalım, daha çok taraf olalım diye. Dijital vicdanın zeminini hazırlayan şeylerden biri de bu: Duygularımız sürekli uyarılıyor ama eyleme dönüşecek alan hiç açılmıyor.Cambridge’in seçtiği parasosyal ise bu döngünün duygusal boyutu. Gerçekte karşılıklı olmayan ama bize öyle hissettiren bağlar. Tanımadığımız insanlara, markalara, figürlere aşırı yakınlık hissi. Onların ne paylaştığını önemsiyor, neyi paylaşmadığını sorguluyor, hatta ahlaki pozisyonlarını ölçmeye başlıyoruz. Dijital vicdan, parasosyal bağlarla beslendikçe daha da görünür hâle geliyor.Belki de mesele vicdanın dijital olması değil.Mesele, vicdanın artık tek bir biçime zorlanması. Çünkü herkes paylaşırken şov yapmıyor; herkes de vicdanını rahatlatmak için story atmıyor. Bazı paylaşımlar gerçekten destek olmak, farkındalık yaratmak, ses duyurmak için yapılıyor. Sosyal medyanın etki gücünü düşündüğümüzde bunu inkâr etmek haksızlık olur. Dijital alan, doğru kullanıldığında dayanışma yaratabilen, görünmeyeni görünür kılabilen güçlü bir araç.Ama ayrım tam da burada başlıyor. Dijital vicdan paylaşımları, kişiyi eylemden muaf tutan ve başkalarını yargılamaya açan bir rahatlama alanı sunarken; gerçek destek paylaşımları sorumluluğu büyütür, soruyu kapatmaz. “Ben görevimi yaptım” dedirtmez, aksine “daha ne yapılabilir?” diye düşündürür. Biri vicdanı susturur, diğeri harekete çağırır.Belki de bakmamız gereken şey, bir şeyin paylaşılıp paylaşılmadığı değil; o paylaşımın neyi çoğalttığıdır. Sessizliği mi, görünürlüğü mü, yoksa eylemi mi? Çünkü gerçek vicdan bazen bir story ile başlayabilir ama orada kalmaz. Asıl mesele, o storyden sonra ne yaptığımızdır. Ve belki de gerçek ölçüt, tam olarak budur.Çünkü vicdan, paylaşılabilen bir içerik değil; taşınması gereken bir yük.Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.