Altavista’yı hatırlıyor musunuz? Google’dan önce dijital dünyanın kapılarını açan arama motoruydu. İnanılmaz bir yenilikti. Türkiye’de anlayıp kullanmamız daha geçti tabii ve çok iyi bir işti, sağlam bir başlangıçtı. Bir teknolojinin fişi gibiydi ve çok güzel bir ihtiyacı yakalamıştı: Merak. Herkes yeni dünya üzerinde gezgin olmuştu, web’de arama yapıyorduk. Altavista doğru prizi bulmuş gibiydi. Neden sonra, biraz ondan, biraz bundan bir platform havasına büründü ve kendisinden birkaç sene sonra sahne alan Google’a kaybetti. Google daha basitti, sadeydi ve odaklıydı, sadece arama motoruydu. O da fişi doğru prize takmıştı ama akımı da ihtiyaca göre alıyordu sanki. Bu nedenle Altavista sahneden ayrılırken Google bağlı olduğu teknolojiyi geliştirdi, fişi de prizi de değiştirdi, hatta seviyeyi bir üste çıkarıp akımı kendi ayarlar oldu. Peki ya MapQuest? Bugün GoogleMaps, Waze, Yandex gibi navigasyon uygulamalarını kullanırken o günleri nostaljiyle anıyorum açıkçası. Bilmeyenler için MapQuest statik bir yol tarifi alma, dijital harita sitesiydi. MapQuest’le bir yere gitmeden önce masaüstü bilgisayarımdan yol tarifini alır, sonra onun çıktısını alır ve arabada yan koltuğa da bir yardımcı pilot koyup tarifi takip ederdim. GPS entegrasyonu yoktu, ki arabamda GPS de yoktu. Bir anlamda ilk online yol tarif servisiydi ama navigasyon değildi. Biz onu offline kullanmanın çarelerini ararken birileri daha zekice davrandı. Mapquest bir anlamda bugünkü birçok ihtiyaca da çözüme de öncülük etti. MSN Messenger, ICQ, Winamp, Napster… Her ne kadar klasik ekonomi tartışmalarındaki her talebin kendi arzını ya da her arzın kendi talebini yaratması ikilemi hep aklımın ucunda olsa da, hepsi bir çağın temsilcisiydi. Hepsi bir ihtiyacın karşılığıydı.İşte bu değişmeyen ihtiyaçların çevresinde döner inovasyon. Teknoloji araç değiştirir ama özünde ihtiyaç (ya da problem) vardır. Bir de “Başka bir yolu daha neden olmasın?” diye soranların çarkı çevirmesidir.Çözümden probleme değil. Problemden çözüme giden yol her zaman daha kıymetlidir. Fakat birçok başarılı girişimin hikâyesi “Elimde bir çözüm vardı ve sonra doğru ihtiyacı buldum.” noktasına dayanır. Kurum-startup işbirlikleri de biraz buna benziyor. Startup’ların elindeki çözümü kurumun ihtiyacına bakmaksızın o prize takmaya zorlaması sonuç getirmiyor. Tabii ki tek neden asla bu değil. Girişimciler için zorlu ama ürün, hizmet ya da teknolojiyi ilgilisine ulaştırmada çalışan bir yöntem de karşı tarafın bu çözüme neden ihtiyaç duyduğunu fark ettirmek olmalı. Bu tabiki satışın özü gibi görünse de kastettiğim, ister kurumlar olsun ister bireyler, müşterinin günlük operasyonlarındaki birçok ihtiyacı ya da problemi fark etmeyip o sürecin bir parçası sanması. Bu yüzden de sizin çözümünüzü karşılayacak bir problem zaten hiç var olmamış görünür, teşekkür edilir. Yani teknolojik çözüm vardır, fişi elimizdedir ama priz ortada henüz yok gibidir. İşte tam da bu yüzden sadece elindeki çözüme odaklanıp onu aktarmaya ya da satmaya çalışmak karşı tarafta ters bir etki yaratabilir. Yıllardır süregelen iş yapışın bir çözüm değil de problemin kendisi olduğunu fark ettirebilmek, çözümün kendisini satmasını, ihtiyaçla buluşturmasını sağlar. Böylece siz uyurken de kendini satan ve para kazandıran ürüne ulaşmak kolaylaşabilir. Veriler bunu destekliyor. CB Insights’a göre girişimlerin yüzde %42’si pazarda yeterli ihtiyaç olmadığı için başarısız oluyor. Yani çözüm var ama sorun tanımlanmamış. Veya yanlış tanımlanmış. Altavista’nın Google karşısında kaybetmesinin ardında da benzer bir kullanıcı deneyimi açığı vardı. İnsanlar hız, doğruluk ve basitlik istiyordu. Altavista’ysa sadece arama sunuyordu. ormülü değiştirmeye çalışarak platform olmayı denediğinde, iş işten geçmişti. İnovasyonun gerçekten işe yaradığı nokta, ürünün kullanıcıyla temas ettiği andır. İşte o temas bir prizdir. O noktaya kadar elinizdeki fiş sadece bir varsayımdır. Ama kullanıcı içgörüsüyle birleştiğinde sistem tamamlanır ve ürün çalışır.Tüm bu dönüşümler bir şeye işaret ediyor: Girişimcilik, teknolojinin değil, insanın ihtiyaçlarına kulak verme sanatıdır. Doğru zamanı, doğru formatı ve doğru kullanıcı içgörüsünü bulduğunuzda fikriniz anlam kazanır.Bu yüzden girişimcinin asıl görevi insana, gezegene, teknolojiye, her neye bakarsa baksın farklı soruları sormak ama odağına ihtiyacı/problemi almak olmalı. Çoğu zaman doğru soruyu sormak diyoruz. Sorunun doğrusunu kim ya da hangi organizasyon tanımlıyor, farklı sorular sorulduğunda, sonrası zaten inovasyonun kendisinden doğuyor, yeşeriyor ve yeni bir bütün yaratıyor. Ve ardından “girişmek” eylemiyle değer yaratılıyor.Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.