Çocukluğumuzdan itibaren önümüzde eğitim ve kariyer hayatımıza ilişkin birtakım havuçlar sallandırılır: “Derslerine çalışırsan iyi bir liseye, iyi bir liseye gidersen iyi bir üniversiteye, iyi bir üniversiteden mezun olursan iyi bir işe girersin. İyi bir işe girdikten sonra da biraz daha çalışır, biraz daha sabreder, yöneticinin gözüne girmeyi başarırsan terfi edersin.” Böylece hayat, bir havuçtan diğerine doğru ilerleyen son derece düzenli bir kariyer yolculuğuna dönüşür.Uzun yıllar boyunca üniversite diploması yalnızca eğitim düzeyini gösteren bir belge olarak görülmedi. İyi bir işin, düzenli gelirin, toplumsal saygınlığın ve daha rahat bir hayatın anahtarı olarak da sunuldu. Üniversiteye giren gencin geleceğini büyük ölçüde güvence altına aldığı düşünüldü: Bölümünü bitirecek, diplomasını alacak ve çalışma hayatının kapıları kendiliğinden açılacaktı. Ne var ki, her şey gibi bu denklem de günümüzde değişti ve 1980’li ve 1990’lı yıllardaki diplomayı gösterince çoğunlukla otomatik açılan kapılar hoş bir sadâ olarak bizim neslin hatıralarında kaldı. Yine de tercih dönemlerinde bu eski vaat yeniden canlandırılıp köpürtülüyor: Bazı bölümlerin “önü açık”, bazı mesleklerin “geleceği parlak”, bazı programların mezunları ise neredeyse daha kayıt yaptırmadan işverenler tarafından bekleniyor. Adayın yapması gerekenin yalnızca doğru havucu, pardon diploma programını seçmek ve birkaç yıl boyunca gözünü ondan ayırmadan ilerlemek olduğuna ilişkin yaygın bir yanılsama hüküm sürüyor. Bir başka mesele de “geleceğin mesleğini” bulma telaşı. Her tercih döneminde geleceğin on mesleğini açıklayan yeni listeler hazırlanıyor. Bu listelerin en dikkat çekici özelliği, gelecek geldiğinde çoğunun çoktan unutulmuş olmaları ve üstelik bu listeleri hazırlayanların “Özür dileriz, yanlış tahminde bulunmuşuz!” bile dememeleri. Bir dönem bazı alanlar için önce “Buradan mezun olan işsiz kalmaz” denildiği, sonrasında ise yoğun bir yığılmanın ardından aynı alanlardaki mezunların iş bulma güçlüklerinin konuşulmaya başlandığı biliniyor. Buradaki temel hata, belirli alanların mezunlarına yönelik bugünkü talebin gelecekte de aynı biçimde ve hatta artarak süreceğini varsaymaktan kaynaklanıyor.Üstelik mesele, yalnızca gelecekte hangi alanların daha fazla talep göreceğini doğru tahmin etmekle de sınırlı değil. Aynı bölümden mezun olanların kariyerleri, geliştirdikleri becerilere, edindikleri deneyimlere, kurdukları ilişkilere ve sahip oldukları koşullara bağlı olarak birbirinden önemli ölçüde farklılaşabiliyor. Bazıları kendi alanında çalışırken bazıları başka sektörlere yöneliyor, kimi hızla ilerlerken kimi de uzun süre iş aramak zorunda kalıyor. Diploma hâlâ önemini korusa da kişinin ne bildiğini, ne yapabildiğini, nasıl düşündüğünü ve değişen koşullara ne ölçüde uyum sağlayabildiğini aslında tam olarak tek başına göstermiyor. Bu durum, üniversite eğitiminin değersiz olduğu anlamına gelmemeli. Aksine iyi bir üniversite eğitimi, mesleki bilginin yanında düşünme, sorgulama, öğrenme, farklı insanlarla çalışma ve yeni ilişkiler kurma imkânı da sunabilir. Sorun, diplomanın bu kazanımların tamamını otomatik biçimde temsil ettiği varsayımıdır. Oysa sorulması gereken asıl soru, “Bu diploma bana hangi işi garanti eder?” değil, “Bu eğitim, ben de gayret gösterirsem, beni hangi bilgi ve becerilerle donatır?” olmalıdır. Bu nedenle adayların yalnızca programların adına değil, ders müfredatlarına da bakmaları gerekiyor. Bunun dışında “Dersler güncel mi? Akademik kadro kimlerden oluşuyor? Tanıtım sayfasında yer alan öğretim üyeleri gerçekten bu programda düzenli olarak ders veriyor mu? Öğrenciler staj, proje ve araştırma imkânlarına erişebiliyor mu?” gibi soruların sorulması da önemli. Ayrıca yalnızca “Bu program bana ne verecek?” sorusuna değil, “Ben bu eğitimin üzerine ne koyabilirim?” sorusuna da odaklanmak gerekiyor. İlgi, yetenek, çalışma koşulları, eğitim kalitesi, ekonomik gerçeklik ve ilgili alanın gelecekte geçirebileceği dönüşüm birlikte düşünülmeli.Diğer yandan, tercih listelerinde görünmeyen fakat tercihler üzerinde oldukça güçlü bir aile etkisi de bulunuyor. Bazı gençler kendi isteklerini, bazıları anne babalarının yarım kalmış hayallerini, bazıları ise bugün uluslararası bir şirkette üst düzey görevde çalışan kuzeninin yirmi yıl önce seçtiği ya da komşunun çocuğunun geçen yıl yazdığı bölümleri tercih listesine yerleştiriyor. Sadece puanı yüksek olduğu için bir bölümü seçmek kadar, kulağa hoş geldiği, biraz fazla popüler kavramlarla ismi zenginleştirildiği ya da fütüristik durduğu için seçim yapmak da sorunlu. Üniversite tercihi insanın bütün hayatını tek hamlede belirleyen bir kader düğmesi değil. Ancak bu tercih ister istemez birkaç yıl boyunca hangi ortamda bulunulacağını, hangi insanlarla karşılaşılacağını, hangi imkânlara erişileceğini ve hangi becerilerin geliştirileceğini ciddi biçimde etkiliyor. Bu yüzden tercih yaparken yalnızca üniversite ve bölüm adlarını değil, eğitimin niteliğini, erişilebilecek imkânları ve mezuniyet sonrasında karşılaşılması muhtemel dünyayı da hesaba katmak gerekiyor. Diploma hâlâ değerli bir havuç olsa da insanın gözünü havuçtan ayırıp yolun nereye çıktığına bakması da önemli.Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.