“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir”, bu klişeyi duymayanınız yoktur. En iyi klişeler diye bir liste olsaydı ilk üçe kesin yazardım. Çünkü bu cümle artık yalnızca bir özdeyiş değil, iş dünyasında ölüm kalım meselesi. Zamanın akıp gittiği bir dünyada değişimden daha doğal hiçbir şey olamaz. Hayatımızın her alanında olan bu gerçekliği, şirketlerin perspektifinden kısaca bir değerlendirelim - merak etmeyin bu yazı sıkıcı bir vaka analizi olmayacak.Bir zamanlar herkesin cebinde olan Nokia’ya sonrasında ne olduğunu az çok biliyoruz; Apple iPhone’u tanıttı ve gerisi malum. Peki telefon devi Nokia, Apple’ın bu gelişini öngöremedi mi? Öngördüyse neden karşılık veremedi? Bunun gibi birçok soru hemen aklımıza geliyor, farklı perspektiflerden birçok cevaba sahip bu sorulara, Nokia’nın değişime karşı direnci üzerinden cevap vereceğiz.Yapısal Eylemsizlik: Başarının Gölgesindeki Görünmez EngelBaşarılı bir şirketin teoride batması tek bir hamle ile pek mümkün değil. Yanlış ve hayati hatalar yapılsa bile her daim doğru hamleler ile telafi edilebilir. Tıpkı bir uçağın tek bir arıza nedeniyle değil, zincirleme hatalar sonucunda düşmesi gibi. Maalesef Nokia da bu zinciri farkında olmadan kusursuz bir biçimde oluşturdu.Telefon donanımı konusunda dünyadaki en başarılı şirketlerden olan Nokia, telefon sektöründe yazılımın getireceği yıkıcı inovasyonu çok geç fark etti. Bu gecikmenin sebebi, güçlü oldukları donanım alanının geri planda kalacağını kabul etmek istememeleriydi. Oysaki değişim kapıdaydı. Tushman ve O’Reilly, “Ambidextrous Organizations” isimli makalelerinde başarılı şirketlerin zamanla başarılarının getirdiği özgüven ve o dönem doğruluğu kanıtlanmış yöntemlerinin her daim en doğrusu olduğunu kabul etmeleri ile oluşturdukları direnci “yapısal eylemsizlik” olarak tanımlamışlardır. Tam da burada Nokia’nın geçmiş başarılarının da etkisiyle, bu değişimin geç fark edilmiş olmasına sebep olan yapısal eylemsizlik devreye girmişti. Fark ettikten sonra da “yazılımı da en iyi biz yaparız” algısı ile Symbian OS’yi geliştirmeye başladılar. Ancak Apple’ın iOS’u, ve Google’ın Android’i çoktan yeni bir dünyanın altyapısını kurmuştu. Peki “yaparsak en iyi biz yaparız” algısı nereden gelmişti? Evet, bu da şirketin eski başarılarının getirdiği özgüvenin sonucuydu. Sonuç olarak Symbian OS’nin işletim sistemi olarak istenilen seviyeye gelememesi, Nokia’nın burnundan kıl aldırmaması ve değişime başta direnip, sonrasında ise geç kalıp doğru adımları atamaması sonunu getirmişti. Nokia, kendi Brütüs’ünü yetiştirmişti.Yıkıcı İnovasyon Karşısında RadikalleşebilmekPeki yıkıcı inovasyonun geliştiği ortamlarda tıpkı iPhone’un tanıtımı ile telefon kullanımında yeni bir çağın başlaması gibi, başarılı şirketler buna nasıl ayak uydurabilir? Ortada yıkıcı bir inovasyon varsa, yıkıcı bir değişim de şart. Nokia’nın modellerini daha da çeşitlendirmesi, bir yandan da Symbian OS’i geliştirmeye başlaması yeterli değildi, oyunun kurallarını yeniden yazanlar karşısında eski oyununu oynamaya devam edemezdi. Burada benim düşüncem, Nokia’nın biraz radikalleşebileceğiydi. Kendisinden beklenmeyen bir hareket olarak, Google ile işbirliği yaparak kendi telefonlarına Android işletim sistemini entegre edebilirdi. Belki de o zaman, bugün Samsung’un bulunduğu yerde Nokia olacaktı. Kendimden bir örnek vermek gerekirse eğer, 20 yaşındayken restoran işletiyordum; 25 yaşına geldiğimde ise kodlama öğrenmiş bir oyun geliştiricisiydim. Bu kariyer yolculuğunu ben de tahmin edemezdim, ancak dijitalleşen dünyaya ayak uydurmak için hayatımda radikal bir değişiklik şarttı. Değişim, bazen yalnızca bir strateji değil varlığını sürdürmenin tek yoludur.Start-up Olmak Değil, Start-up KalabilmekNasıl olur da Nokia bunları yapamaz demiyorum, hatta sonucun normal şartlarda çok da beklenilen şekilde gerçekleştiği düşüncesindeyim. Çünkü Nokia, Tushman & O’Reilly’nin tanımladığı anlamda “ambidextrous” yani mevcut işlerini verimli şekilde yürütürken, yeni fırsatları da keşfedecek bir organizasyon değildi. Büyüyen şirketlerin çoğu maalesef bu yetileri aynı anda geliştiremez. Bu yüzden “start-up ruhunu korumak’’ şirketler için hayati önem taşımakta.Start-uplar yapıları gereği son derece esnek ve değişime açıktırlar. Çünkü içeride tam anlamıyla oturmuş bir sistem veya değişime ayak uydurmak zorunda olan onlarca kişi yoktur. Az sayıda kişi ile değişimi kucaklamak çok daha kolaydır. Henüz yolunu tam keşfedememiş start-uplarda “pivot etme” kelimesi çok yaygındır. Geliştirilen ürün/fikir ne olursa olsun, pratikte çalışmayabilir ve bu noktada aksiyon alıp ürünü değiştirmek yani pivot etmek gerekir.Nokia Değişimi Görmedi Peki ya Adobe?Şimdi biraz da kâhinlik yapalım. Adobe’un borsadaki düşüşünü çoğunuz duymuştur. 2023'te Adobe, yapay zekâya yeterince hızlı entegre olamadığı yönündeki algıyla yalnızca birkaç ayda yüzde 20'ye yakın değer kaybetti. Aynı dönemde, browser tabanlı ve AI-native araçlar (Runway, Canva, Figma) kullanıcı sayısını ikiye katladı. Günümüze geldiğimizde ise Adobe, bu dalgayı tam anlamıyla yakalayamadığı için ciddi bir baskı altında.Peki şimdi ne olacak?Adobe inatla mevcut modelini mi sürdürecek? Aylık üyelik sistemine bağlı kalarak kendi kapalı ekosisteminde ısrar mı edecek? Yoksa tıpkı Nokia'nın yapamadığı gibi, zamanında radikal bir dönüşüm gerçekleştiremeyip aynı kaderi mi paylaşacak? Yoksa radikal bir kararla markette yükselişte olan browser tabanlı uygulamalardan biri ile işbirliği yapmayı mı değerlendirecek? Ne olacağını yakın zamanda göreceğiz, ancak şu anki süreçte Adobe’un günümüz Nokia’sı olma yolunda ilerlediğini söyleyebilirim.Değişim izin istemez dinleyenleri ödüllendirir, görmezden gelenleri cezalandırır.En büyük tehlike başarısızlık değil, rahatlıktır.Çünkü her şirket, yeniliği unuttuğu anda kendi Brütüs’ünü yetiştirmeye başlar.Ve o noktada, yıkım dışarıdan değil, içeriden gelir.Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.