Bir fikriniz var diyelim. Otuzların sonu belki, kırkların başındasınız. Kurumsal bir şirkette önemli bir roldesiniz ya da mevcut şirketinizde 3-4 yıldır aynı görevdesiniz... Aklınızda da birden çok fikir. Şu geçiyor o an aklınızdan: bu hafta sonu, tek başıma, o projeyi vibe coding ile çalışan bir ürüne dönüştürebilirim. Sunucu kiralamak beş dakika, uygulamayı yayına almak birkaç tık; ilk kullanıcılar içinse tek bir sosyal medya paylaşımı yetiyor. Yirmi yıl önce bir ekip ve aylar isteyen iş, bugün bir hafta sonu projesi. Değil mi?Peki madem bunu yapmak bu kadar kolay, neden herkes kazanmıyor?Bence asıl soru bu. Girişimcilikte avantaj her zaman nadir olanın etrafında birikir. Ve nadir olan şey son bir iki yılda sessizce değişti. Şunu düşündünüz mü hiç; Eskiden ne kıttı, bugün ne bol, şimdi ne nadir? Bu sadece girişimci sorusu da değil; ürün, ekip ya da şirket kuran herkesin sorusu.Eskiden nadir olan neydi? Beş on yıl önce bir fikri ürüne dönüştürmek uzun sürüyordu; bunu yapacak ekibi bulmak ya da kurmak nadir bir şeydi, doğru yatırımcıyı bulmaksa neredeyse imkansızdı. Dolap zamanında, bence o dönemin ve hatta günümüzün de en iyi yatırımcılarından BEK Ventures ile çalıştığımız için şanslıydık mesela. Ama her yıl sadece 1 projeye yatırım yapan bir ekipten bahsediyoruz...Bizim kuşağın kıtlık listesi netti.Sermaye kıttı; yatırımcıya erişim bir ağ meselesiydi. Yetenek kıttı; çalışan bir ürünü ayağa kaldırabilen insan azdı. Dağıtım kıttı; kullanıcıya ulaşmak raf ya da reklam bütçesi demekti. Altyapı bile kıttı; AWS daha yeni yeni popülerleşiyordu. Hele ki regüle bir sektörde bir fikriniz varsa... yanmıştınız.O yüzden dönemin ezberi de netti: iyi mühendis bul, hızlı üret, önce pazara çık ve dijital marketing'e para bas... Ezber yanlış değildi; kıt olana göre kurulmuştu. Sorun şu: ezberler, onları doğuran kıtlıktan daha uzun yaşıyor.Bugün bol olan ne?Yirmi yıldır yazılım organizasyonları tek bir soruya göre kuruluyor: nasıl daha çok üretiriz? O varsayım gözümüzün önünde eridi.Kod bollaştı; ajanlar dakikalar içinde çalışan kod üretiyor ve bu kodun ekonomisini değiştirdi. Kod artık biriktirdiğiniz bir varlık değil; gerektiğinde yeniden üretilen ucuz bir ara ürün. Kalitelisini üretmek de hala çok zor. Sermaye eski anlamıyla kıt değil; iyi hikayesi olan kurucu için erken aşama paraya erişim daha kolay belki de. Hele bir de projenin içine sihirli kelime 'AI' eklenirse... Araçlar bol; girişteki hafta sonu senaryosunu mümkün kılan da bu. Dağıtım kanalları bol; platformlar herkese açık, yayınlamak ücretsiz.Peki bolluk neden herkesi zengin etmiyor?Herbert Simon bunu daha 1971'de cevaplamış: 'Bilgi bolluğu, dikkat kıtlığı yaratır.' Her şey üretilebiliyorsa, üretilmiş olmak birşey ifade etmiyor. Kurumsal yapay zekâ pilotlarının büyük bölümünün ölçülebilir değer üretemediğini bir önceki yazımda anlatmıştım; sorun teknolojide değil, karar mimarisindeydi. Girişim tarafında da aynı desen var: üretim kolaylaştıkça, üretilenler arasındaki fark üretim dışı bir yerden gelmek zorunda.Şimdi nadir olan ne?Bence iki şey: zevk ve yargı. Akrabalar; ama aynı şey değiller.Zevk derken estetik bir lüksten bahsetmiyorum. Neyin iyi olduğunu, bakınca söyleyebilmekten bahsediyorum. Yüz tane makul görünen çıktının içinden doğru olanı seçmek. Ürünün neresi "olmuş", neresi "olmamış"; bunu hissetmek. Stripe'ta uzun yıllar pazarlama liderliği yapan Krithika Shankarraman bunu güzel anlatıyor: Stripe zevki ölçeklendirmedi; kapıdan çıkan her işin zevk süzgecinden geçtiği sistemler kurdu. Zevk çoğaltılamıyor ama sistemleştirilebiliyor. Ekipteki herkesin zevkli olmasını bekleyemezsiniz ama zevkin son sözü söylediği bir düzen kurabilirsiniz.Yargı ise zor anın en kritik işi. Ben Horowitz'in tanımı net: CEO'yu ayıran tek beceri, iyi hamlenin olmadığı anda en iyi hamleyi seçebilmek. Yapay zekâ size seçenek üretir, hem de fazlasıyla. Her fikrinize "evet, süper fikir, müthiş bir şey buldun" der. Onaylar sizi. Bravo be der... Ama hangi problemin çözülmeye değer olduğunu, hangi geri bildirim sinyal hangisinin gürültü olduğunu, ne zaman ısrar edip ne zaman vazgeçmek gerektiğini söylemez. Özellikle bunu sormanız, zorlamanız lazım. İcra devredilebilir; yargı devredilemez. Ve icra ucuzladıkça yargının değeri giderek artar.Bu değişimi binlerce mühendisin çalıştığı bir organizasyonda görmek daha kolay: ajanlar üretimi hızlandırdıkça, en değerli iş "neyin iyi olduğuna karar vermek" haline geliyor. Startup ölçeğinde ise dönüşüm daha da keskin. Çünkü orada kararı verecek başka kimse yok; zevk ve yargı ya kurucuda var ya da şirkette hiç yok.Bugün kursam nereye bakardım?Bir önceki yazımdaki soruyu tekrar sorayım: bugün yapay zekâ varken startup’ımı sıfırdan kursam, nasıl kurardım? Üç yerde eskisinden farklı davranırdım.Problemi seçerken daha yavaş olurdum. Çözmek ucuzladıysa, yanlış problemi çözmek de ucuzladı. Eskiden kötü fikir ürüne dönüşemeden ölürdü; bugün kötü fikir de çalışan bir ürün oluyor. Problem seçimi, zevkin ilk sınavı."İyi"nin tanımını üretimden önce yapardım. Yapay zekâya "üret" demeden önce neyin kabul edilebilir olduğunu netleştirirdim: Hangi kalite yeterli?, Ne gelirse reddederiz?, Başarıyı neyle ölçeriz?. Bu tanım yoksa bolluk sadece gürültü üretiyor. Kurum ölçeğinde bunu bizzat gördüm. Sonucu belirleyen, daha çok üretmek değil ‘’iyi’’nin neye benzediği konusunda uzlaşabilmekti. Startup'ta bu soruyu sormak daha da ucuz: bir sayfalık tanım, aylarca yanlış ürün geliştirmekten iyidir.İlk işe alımı değiştirirdim. Eskiden ilk aradığımız kişi "kod yazabilen biri"ydi; çünkü kıt olan buydu. Bugün ise ilk arayacağım kişi, hayır diyebilen ve nedenini açıklayabilen biri. Üretim makineden geliyor; itiraz hala insandan. 'Builder' mindset'i olan, yargı ve zevk algısı yüksek, üretebilen kişiler çok daha değerli artık.Nadir olanı arayınBaşlığa dönersem: "keşke tekrar bir startup kursam" derken geçmişi özlemiyorum; bugünkü oyuna imreniyorum. Bu oyun benim kuşağımın içgüdülerini değil, elinizdeki bolluğu doğru süzebilmeyi ödüllendiriyor. Sermayeniz az olabilir, ekibiniz küçük olabilir, adınızı kimse bilmiyor olabilir. Hiçbiri eskisi kadar belirleyici değil. Neyin iyi olduğunu biliyorsanız ve iyi hamlenin olmadığı anlarda en doğru kararları verebiliyorsanız, elinizdeki kaldıraç hiç olmadığı kadar büyük. Nadir, Arapçada "az bulunan" anlamına gelen bir kökten geliyor; ama aynı kök bir anlam daha taşıyor: alışılmışın dışında olan. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Ressam Pere Borrell del Caso'nun 1874 tarihli Eleştiriden Kaçış tablosunu bilirsiniz belki; bir çocuk, içine hapsedildiği resmin çerçevesinden dışarı adım atar. Bolluk çağında nadir olmanın tarifi de tam olarak bu: herkesin içinde kaldığı çerçevenin dışına çıkabilmesi.Avantaj her zaman nadir olanın etrafında birikir. Ve bugün nadir olan artık üretim değil. Herkesin elinde benzer bolluk var. Fark, onu süzebilende. Peki sizin süzgeciniz ne?Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.