Geçtiğimiz dönemde elime Marcus Buckingham ve Ashley Goodall’ın Nine Lies About Work kitabı geçti. Kitabın özellikle ilk bölümünde beni en çok düşündüren noktalardan biri şu oldu: Biz çoğu zaman çalışan bağlılığını şirket kültürü, ofis imkânları ya da yan haklar üzerinden açıklamaya çalışıyoruz; oysa yazarların aktardığı araştırmalar, çalışan deneyiminin asıl belirleyicisinin çoğu zaman şirketten çok takım olduğunu gösteriyor. İnsanlar bir şirkete çoğu zaman onun sunduğu büyük resme bakarak katılıyor; ama içeride kalıp kalmayacaklarını daha çok takımın günlük deneyimi, liderlik biçimi ve yakın çalışma dinamikleri belirliyor.Çalışan bağlılığını çoğu zaman şirket kültürü üzerinden açıklamaya çalışıyoruz.İş hayatında çok yerleşik bir varsayım var: Bir şirketin kültürü güçlüyse, ofisi güzelse, yan hakları iyiyse ve kendini iyi anlatıyorsa, orada çalışan insanların da daha bağlı, daha mutlu ve daha uzun soluklu olacağı düşünülüyor.Açıkçası bu düşünce bana bütünüyle temelsiz gelmiyor. Hepimiz bir işe girerken önce şirketin genel resmine bakarız. Marka algısı, vizyon, ofis ortamı, şirketin sektördeki itibarı, uzaktan çalışma imkânı, öğrenme fırsatları… Bunların hepsi bir çekim yaratır. Hatta çoğu zaman bir şirkete girme kararımızı bu unsurlar şekillendirir.Yazarların aktardığı araştırmalar ise asıl farkın çoğu zaman takım seviyesinde oluştuğunu gösteriyor.Kitabın en çarpıcı fikri bu bence; Yazarların aktardığı araştırmalar, çalışan deneyiminde şirketler arasında elbette bazı farklılıklar olduğunu gösteriyor; ama asıl şaşırtıcı olan, aynı şirketin içindeki takım ve departmanlar arasında memnuniyet farklarının çok daha çarpıcı boyutlara ulaşabilmesi. Yani bir insanın işte ne yaşadığını anlamak için bazen şirketten çok, hangi takımda olduğuna bakmak gerekiyor.Bu bende çok güçlü bir karşılık buldu. Çünkü dışarıdan çok etkileyici görünen bir kurumun içinde, bazı ekipler gerçekten güvenli, destekleyici ve üretken bir çalışma alanı sunarken; bazı ekiplerde insanlar kendini yalnız, değersiz ya da sürekli baskı altında hissedebiliyor. Aynı logo, aynı bina, aynı yan haklar, hatta çoğu zaman aynı şirket söylemi içinde bambaşka çalışma hayatları yaşanabiliyor.Kitapta altı çizilen önemli noktalardan biri de şu: Eğer şirket deneyimi gerçekten şirket düzeyinde tek parça bir gerçeklik olsaydı, çalışanların temel deneyim göstergeleri takım bazında bu kadar değişmezdi. Oysa değişiyor. Beklentilerin netliği, takım arkadaşlarının destekleyiciliği, güçlü yönlerini kullanabilme hissi, takdir edilme duygusu ya da büyüme imkânı gibi alanlarda asıl oynaklığın takım düzeyinde ortaya çıktığı gösteriliyor.İnsanlar şirkete büyük resme bakarak katılıyor.Burada bence kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Şirketlerin dışarıya sunduğu büyük resim önemsiz değil. İnsan bir kuruma girerken yalnızca maaşa bakmıyor. Şirketin neyi temsil ettiğine, ne kadar yenilikçi olduğuna, ne kadar güçlü bir marka olduğuna, nasıl bir dünya vadettiğine de bakıyor.Bu yüzden şirket kültürü, kurumsal değerler, ofis imkânları, yan haklar ya da işveren markası anlatısı tamamen anlamsız unsurlar değil. Hatta çoğu zaman ilk temas tam burada kuruluyor. Şirketler biraz da bu yüzden kendilerini anlatmak için büyük emek veriyorlar. Yazarların kullandığı benzetmeyle söylersek, bütün bunlar bir tür “kurumsal tavus kuşu tüyü” gibi işliyor: dikkat çekiyor, merak uyandırıyor, insanı kendine yaklaştırıyor.Bence bu benzetme çok güçlü, çünkü sert olduğu kadar açıklayıcı da. Şirketin dışarıdan görünen yüzü insanı içeri çekebiliyor; ama içeride yaşayacağımız deneyimi aynı ölçüde belirlemiyor.İçeride kalıp kalmayacağımızı ise daha çok takımın günlük deneyimi belirliyor.İşe başladıktan sonra asıl mesele değişiyor. O noktadan sonra bir insanın deneyimini belirleyen şey çoğu zaman şirketin anlatısı değil, her gün birlikte çalıştığı insanlar oluyor. Fikrini söylediğinde nasıl karşılandığı, hata yaptığında nasıl bir tavır gördüğü, kararların nasıl alındığı, emeğinin görülüp görülmediği, destek istediğinde yalnız bırakılıp bırakılmadığı… Bunlar küçük gibi görünen ama iş hayatının gerçek dokusunu oluşturan şeyler.Kitapta da güçlü biçimde hissedilen düşünce şu: İnsanlar hangi şirkete katıldıklarını önemseyebilir; ama orada çalışmaya başladıktan sonra asıl önemsedikleri şey, hangi takımın içinde olduklarıdır. Hatta yazarların vardığı sonuç daha da net: Bir insan iyi bir takımın içindeyse kusurlu bir şirkette kalmaya daha yatkın olabiliyor; ama kötü bir takımın içindeyse çok prestijli bir şirkette bile uzun süre kalmak istemeyebiliyor.Bu ayrım bana çok sahici geldi. Çünkü şirket dediğimiz yapı çoğu zaman büyük ve soyut bir çerçeve. Ama insan iş hayatında soyut yapılarla değil, yakın çevresiyle varoluyor. İşin gerçekliği çoğu zaman günlük etkileşimlerde şekilleniyor.Bu yüzden takım içi ilişkileri ve liderliği daha ciddiye almamız gerekiyor.Buradan çıkan sonuç bence oldukça önemli. Eğer çalışan bağlılığını gerçekten anlamak istiyorsak, sadece şirket kültürü üzerine konuşmak yetmiyor. Daha yakına, takımın içine, günlük iş deneyiminin yaşandığı alana bakmak gerekiyor.Özellikle takım liderlerinin rolü burada çok belirleyici görünüyor. Kitabın bu bölümünden bende kalan en net izlerden biri şu oldu: Bir şirketin CEO’su, yönetim kurulu ya da merkez kadrosu elbette çerçeveyi kurabilir; ama insanların işte hissettiği güveni, açıklığı, takdiri ve gelişim duygusunu çoğu zaman doğrudan takım lideri şekillendiriyor. Beklentilerin net olup olmaması, güçlü yönlerin kullanılıp kullanılmaması, iyi işin görülüp görülmemesi, insanların büyümeye teşvik edilip edilmemesi gibi alanlar büyük ölçüde bu yakın liderlik düzeyinde kuruluyor.Belki de bu yüzden, şirketlerin çalışan deneyimini kültür anketleriyle okumaya çalışması çoğu zaman eksik kalıyor. Çünkü ortalama puanlar, takım takım yaşanan büyük farkları görünmez kılabiliyor. Oysa asıl soru belki de şu olmalı: İnsanlar kendi takımlarında ne kadar güvende, ne kadar duyulmuş ve ne kadar desteklenmiş hissediyor?Şirketler bir vitrin olabilir; ama çalışma hayatının gerçekliği çoğu zaman takımda kurulur.Kitabın ilk bölümünden bende kalan temel düşünceyi böyle özetleyebilirim: Şirketler elbette önemlidir; ama çalışma hayatının gerçek ağırlık merkezi çoğu zaman takımın içindedir. Kültür, değerler, ofisler, yan haklar ve güçlü marka anlatıları insanı içeri çekebilir. Fakat içeride kalıp kalmayacağımıza, elimizden gelenin en iyisini verip vermeyeceğimize ve kendimizi ait hissedip hissetmeyeceğimize daha çok takım deneyimi karar verir.Bu yüzden, iş değiştirmeyi düşünen biri için de, daha iyi bir organizasyon kurmak isteyen biri için de belki en doğru soru şu olabilir: Bu şirketin kültürü nasıl? sorusundan önce, burada takımlar nasıl çalışıyor?Benim için, kitabın bu bölümünün en ufuk açıcı etkisi, uzun zamandır çok doğal kabul ettiğimiz kimi işyeri dinamiklerine yeniden bakma fırsatı (ve uyarısı) vermesiydi. Özellikle organizasyon, liderlik ve çalışan bağlılığı üzerine düşünen herkesin Nine Lies About Work kitabının bu ilk bölümüne mutlaka göz atmasını içtenlikle tavsiye ederim.Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.