Meteoroloji tahminlerinde “Hava sıcaklığı” ve “hissedilen sıcaklık” ifadeleriyle sıklıkla karşılaşırız. Üstelik bu ikisi arasındaki fark bazen oldukça yüksek olabilmektedir. Örneğin, termometre 15 dereceyi gösterirken hissedilen sıcaklık 5 dereceye kadar düşebilir. Örgüt iklimi de biraz böyledir. Kurumun açıkladığı sıcaklıkla çalışanların hissettiği sıcaklık her zaman birbirini tutmaz.Aslında hemen her kurumun kendine özgü bir iklimi vardır. Kimilerinde dört mevsim bahar yaşanırken kimilerinde kara kış bir türlü bitmez. Bazı kurumlarda ise havanın sağı solu hiç belli olmaz, çünkü sürekli değişir. Örneğin, sabah güneşli başlayan bir gün, yöneticinin öğleden sonraki ruh hâline bağlı olarak kasırgayla sonlanabilir. Bu tür kurumlarda çalışanlar için en önemli becerilerden biri yöneticinin yüzüne bakarak ilerleyen saatlerdeki havayı tahmin edebilmektir. Tecrübeli çalışanlar bu konuda öylesine ustalaşmıştır ki yöneticinin koridordaki ayak seslerinden yaklaşan alçak ya da yüksek basınç sistemlerini, gök gürültülü sağanak yağışı ya da dolu fırtınasını bile sezebilirler.Genellikle güneşli bir yerde arada sırada yağmur yağması, hava koşullarındaki geçici bir değişikliktir. Ancak yılın büyük bölümü yağmurlu geçiyorsa artık günlük hava durumundan değil, iklimden söz etmek gerekir. Örgütlerde de durum farklı değildir. Arada bir yaşanan gerginlik başka, çalışanların kendilerini korumak için her sabah yöneticinin ruh hâlini yoklamayı alışkanlık, hatta içgüdüsel bir hayatta kalma stratejisinden kaynaklanan bir refleks hâline getirmeleri başka bir şeydir. Hele bir de bu durum yıllardır sürüyorsa artık hava tahminine gerek kalmamıştır. İklim yerleşmiş, çalışanlar da ona göre giyinmeyi ve hazırlıklı olmayı öğrenmiştir.Neyse ki, örgütlerin önemli bir kısmı iklimin neyi ifade ettiğinin ve neden önemli olduğunun farkındadır. Bu farkındalık nedeniyle insan kaynakları birimleri düzenli olarak çalışan memnuniyeti anketleri düzenler, sonuçlar değerlendirilir, grafikler hazırlanır, sunumlar yapılır. Masa başında hazırlanan bu raporlara göre kurumda güven, adalet, açık iletişim ve karşılıklı saygı hâkimdir. Gelgelelim çalışanlar anketi doldururken bile yan masadaki arkadaşlarına dönüp "Acaba kimin ne yazdığını görebiliyorlar mı?" diye fısıldaşır. Kurumun açık iletişim kültürü o kadar gelişmiştir ki çalışanlar düşüncelerini ancak kimsenin duymayacağından emin olduklarında paylaşabilmektedir.Bazı kurumlarda ise iklim, bulunduğunuz kata göre değişir. Üst yönetimin bulunduğu katta, yani Olimpos’un zirvesinde, hava genellikle açık ve güneşlidir. Aşağı katlara indikçe bulutlanma ve sis artar. Özellikle çalışanların ücretlerden, iş yükünden veya yönetim kararlarından söz ettiği bölümlerde görüş mesafesi oldukça düşüktür. Ancak tuhaf bir şekilde, belki de kurumsal doğanın bir mucizesi olarak, aynı binada bu kadar farklı hava koşulları yaşanmasına rağmen hazırlanan raporlarda tek bir iklimden söz edilmesidir. O da genellikle Olimpos’un zirvesindeki iklimdir. Ne de olsa hava durumu yukarıdan daha güzel görünmektedir.İşin daha ilginç tarafı, bazı yöneticilerin bu durumun farkında bile olmamalarıdır. Çalışanlarının kendileriyle her konuyu rahatlıkla paylaşabildiğine inanırlar. Nitekim toplantılarda herkese söz hakkı tanınmaktadır. Ancak söz hakkıyla konuşma cesaretinin aynı şey olmadığı gözden kaçar. Böylelikle, herkesin konuşabildiği ama kimsenin konuşmak istemediği bir toplantı, yöneticinin gözünde mükemmel bir uzlaşma örneğine ve huzur ortamının tartışmasız kanıtına dönüşebilir.Oysa örgüt iklimini anlamak için duvarlarda yazılı kurumsal değerleri okumaya gerek yoktur. Bir çalışanın hata yaptığında başına ne geleceğini, fikrini söylediğinde nasıl karşılanacağını veya haksızlığa uğradığında kime başvurabileceğini bilmek yeterlidir. Çünkü örgüt iklimi, kurumun kendisi hakkında anlattığı hikâyeden çok, çalışanların o kurumda yaşadıkları ve çalışma ortamını nasıl algıladıklarıyla ilgilidir. Duvarlarda güven yazarken koridorlarda korku dolaşıyorsa duvarlara değil, koridorlara inanmak gerekir.Kötü hava koşullarının örgütün iklimine dönüşmesi çalışanları da değiştirir. Kimileri sürekli tedbirli davranmayı öğrenir. Kimileri sessizliği bir hayatta kalma stratejisine dönüştürür. Kimileri ise ilk fırsatta daha güneşli yerlere göç eder. Yönetim de bu göçün ardından büyük bir şaşkınlıkla bakarak sorar: “Bu kadar güzel bir çalışma ortamımız varken insanlar neden ayrılıyor?” Belki de gerçekten anlayamazlar. Ne de olsa Olimpos’un zirvesinde hava hâlâ güneşlidir.Elbette doğada çeşitli nedenlerle iklim değişikliği gerçekleştiği gibi örgütlerde de iklim değişikliği yaşanabilir. Ancak bunun için duvarlardaki kurumsal değerleri yenilemek, çalışanlara motivasyon seminerleri düzenlemek veya arada sırada şirket pikniği gibi etkinlikler düzenlemek yeterli olmaz. Önce havayı neyin bozduğunu anlamak, bunun kalıcı bir iklim değişikliğine neden olup olmayacağını araştırmak ve nihayetinde buna neden olan koşulları değiştirmek gerekir. Üstelik bu değişimin yukarıdan başlaması şarttır. Ne de olsa beline kadar suya batmış bir şekilde sağanak yağmurun altında çalışanlara havanın ne kadar güzel olduğunu anlatmakla kimseyi ıslanmaktan kurtaramaz ve hatta onları kurutamazsınız.Aslında bütün mesele, hava durumuna nereden bakıldığıdır. Zira, sıcacık odasından dışarıyı seyreden biriyle yağmurun altında sırılsıklam olmuş birinin aynı havadan söz etmesini beklemek biraz haksızlık olur.Bu nedenle örgütünüzde havanın nasıl olduğunu gerçekten merak ediyorsanız, meteoroloji raporlarını hazırlayanlara değil, yağmurun altında çalışanlara sormanızda, hatta onlarla aynı yağmurda ıslanmanızda yarar var.Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.