Eskiden “takipçi kitlesi” denildiğinde akla yalnızca içerik üreticileri ya da fenomenler gelirdi. Bugün ise neredeyse herkesin kendi kitlesi var. LinkedIn, Instagram, TikTok ya da başka bir platform; fark etmiyor. Herkesin sosyal medyada kendisini takip eden, paylaşımlarına yorum yapan, fikirlerini önemseyen bir çevre oluşuyor. Ünvandan bağımsız bir etki alanı… Hatta bir uzmanın yarattığı etkinin, bir direktörünkinden fazla olması çok olası.Bu etki yalnızca paylaşımlarımızdan ibaret değil. Sosyal medyada görünür olan hale gelen değerlerimiz, ilgi alanlarımız ve bakış açımız zamanla kişisel markamızı oluştururken, çalıştığımız şirketin işveren markasına dair algıyı da şekillendiriyor. Böylece işveren markası, yalnızca şirketlerin anlattığı bir hikâye olmaktan çıkıyor; çalışanların anlattığı hikâyelerle birlikte şekilleniyor.Dolayısıyla içinde bulunduğumuz yaratıcı ekonominin büyümesiyle güven yön değiştiriyor. Bazı araştırmalar, çalışanların paylaşımlarının kurumsal hesaplardan yapılan paylaşımlara göre çok daha fazla güven oluşturabildiğini gösteriyor. İnsanlar artık kurumları çalışanlarının gözünden tanıyor.Aslında bu değişim, kurumlar için önemli bir fırsat yaratıyor. Bu fırsatı değerlendirmek ise bir bakış açısı değişikliği gerektiriyor. Pek çok kurum hâlâ sosyal medyada işveren markasını, kurumsal hesaplar üzerinden yönetilen kariyer sayfaları olarak ele alıyor. Şirketler çalışanların takipçilerini kurumsal hesaba çekmeye çalışıyor.Oysa kurumların sosyal medyayı aktif kullanan, kurumla ilgili deneyim ve hikâyelerini paylaşmaya hevesli çalışanlara nasıl yaklaştığını gözden geçirmesi gerekiyor. Çünkü burada artık yalnızca bir çalışan değil, aynı zamanda bir paydaş var. Bu kişi yalnızca kuruma dair bir şey söylemiyor; kendi kitlesine, kendi tarzıyla sesleniyor. Çalışanı paydaş olarak görmek; onu şirket adına konuşan bir elçi değil, şirketle birlikte hikâye yazan bir ortak olarak görmek anlamına geliyor. Bazı kurumlar bu değişimi fark edip son yıllarda işveren marka elçiliği programları başlattı. Ancak bu programların çoğunda hala kurum merkezli bir yaklaşım hakim: “Çalışan şirket için ne paylaşabilir? İçeriklerde çalışanları nasıl kullanabiliriz?” sorularına odaklanılıyor. Bu yaklaşım çerçevesinde işveren marka elçilerine birkaç eğitim veriliyor; zaman zaman içerik serileri ve takvimleri paylaşılarak katkı bekleniyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, paydaş olarak görmekten çok tek taraflı bir katkı oluyor; topluluk hissi oluşmadığı için ise iletişim yavaş yavaş kopuyor. Peki ne yapmalı?Değişmesi gereken denklem tam da burada… Mevcut bakış açısı: Kurum hesabı > Çalışan hesabıOlması gereken: Kurum hesabı = Çalışan hesabıAmaç yalnızca kurum hesabını etkileşimini artırmak değil; çalışanların sosyal medyadaki varlığını da desteklemek olmalı.CEO'nun çalışanın podcast'ine konuk olması, kurumun çalışanın sosyal medyadaki kişisel projelerine sponsor olması... Şirket, çalışanın kurduğu sahnede değer üreten bir misafir olmayı öğrenebilir.Nasıl yapabiliriz? 1. Çalışanları masaya davet ederek… İşveren markası artık çalışanlara anlatılan tek yönlü bir mesaj değil, birlikte yazılan bir hikâye olmalı. Bunun yolu da sosyal medyada gerçekten etki yaratan çalışanları en başından sürece dahil etmekten geçiyor. Sosyal medyada işveren markası stratejisini onlara sonradan anlatmak yerine beraber oluşturmak gerekiyor. Çünkü onlar yalnızca içerik paylaşan kişiler değil; işveren markasını kendi sesleriyle hayata geçiren ortaklar.2. Çalışanların görünürlüğüne yatırım yaparak… Burada kastettiğim standart bir yada iki günlük marka elçiliği eğitimleri değil. Çalışanların ihtiyaçları, kullandıkları mecra ve ürettikleri içeriklere göre farklılaşabiliyor. Kimi içerik editörlüğüne, kimi profil danışmanlığına, kimi konuşma koçluğuna ihtiyaç duyuyor. Veya video çekim desteği, içerik bütçesi ve ekipman gibi kaynaklar da onların sosyal medyadaki varlığını güçlendirebilir. Amaç daha fazla içerik üretmek değil; çalışanın kendi sesini güçlendirmesine alan açmak.3. Topluluk oluşturarak… Sosyal medyada aktif çalışanları tek tek desteklemek önemli. Ama onları birbirinden öğrenebilecekleri bir topluluğa dönüştürmek çok daha değerli. Deneyim paylaşan, birbirini görünür kılan ve birlikte üreten bir topluluk, tek başına hareket eden bireylerden çok daha büyük bir etki yaratabilir.4. Karşılıklı değer yaratarak… Belki de en kritik soru şu: Şirket, sosyal medyada işveren markasına katkı sağlayan çalışanlara bunun karşılığında ne sunuyor? Bu soru, bugün birçok İK ve kurumsal iletişim ekibinin alışık olduğu çerçevenin dışında… Çoğu kurumun ilk aklına gelen şey daha fazla içerik üretmek ya da programa daha fazla çalışanı dahil etmek oluyor. Bunlar elbette önemli ama bir çalışanın kişisel platformu gerçekten markaya değer katıyorsa, bunun da bir karşılığı olmalı. Bazen görünür bir takdir, bazen maddi bir ödül, bazen de daha çok alan tanımak...Belki de yaratıcı ekonominin en büyük dönüşümü burada yatıyor. Artık mesele çalışanları daha fazla paylaşım yapmaları için veya kurumun sosyal medya hesabında içerik olarak yer almaları için teşvik etmek değil; kendilerinin kurduğu sahnede kurumun nasıl bir misafir olacağını düşünmek.Geleceğin en güçlü işveren markaları, en çok konuşan şirketler değil; çalışanlarının kurduğu sahnede en çok güven kazanan şirketler olacak.Peki sizin kurumunuz bugün o sahnede nasıl bir misafir?Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.