Merhaba, ben “Performans İstismar Sistemi”. Bana kısaca “PİS” diyebilirsiniz. Bu kısaltma sizi yanıltmasın. Zira ben temiz ve incelikli çalışırım. Öyle ki, büyük bir çoğunluk beni yalnızca kurumsal sahne adım olan “Performans Yönetimi” ismiyle tanır; asıl ismimi bilmez bile. Sahne adım “Performans Yönetimi” olsa da aslında ben performansı yönetmem. Varlık nedenim, iyi niyeti düzenli ve sürekli bir kurumsal girdiye çevirmektir. Bunun için önce yüksek performans gösterme potansiyeli olanı tespit eder, tatlı dilimi kullanarak “Sana güveniyoruz!” ve “Bu işi en iyi sen yaparsın!” gibi zarif ve motive edici sözlerle ona biraz daha iş yükler, sonra bunu kurumsal gelişim diye satarım. Benim uzmanlığım budur. Kök saldığım kurumlarda şu temel ilke benimsenmişse görevimi layıkıyla yerine getiririm: Bir işi iyi yapan kişi, ödüllendirilerek şımartılmamalı, tam tersine yük taşıma kapasitesinin son noktası derhâl test edilerek keşfedilmelidir. Benim işleyiş mekanizmamda beceri, takdir edilmesi gereken bir meziyet değil, üstüne yeni iş ve sorumluluk yıkılabilecek güvenli bir zemindir.Kaytaranlar mı? Ah, onlar benim gözbebeklerim! Onları çok severim, yere göğe sığdıramam. Niye? Bunun birkaç nedeni var. Öncelikle, her sistemin dengeye ihtiyacı vardır ve ben de dengemi kaytaranlara borçluyum. Öyle ya, birileri kaytaracak ki, ben görevimi yapıp, performansı yüksek olanlara performanslarını daha da arttırma fırsatı verecek yeni işleri bulabileyim. Yoksa, herkesin işini olması gerektiği gibi yaptığı bir yerde bana, yani PİS’e ne gerek var? Kaytaranları sevmemin bir başka nedeni son derece yüzsüz, pardon, özgüvenli oldukları için kurumsal külfet ve nimet ekosisteminde sergiledikleri inanılmaz maharetleridir. İş varken bukalemun gibi görünmez hale gelen bu muhteşem tür, zam ve terfi söz konusu olduğunda Afrika savanlarındaki bir aslandan daha çevik ve hızlı olmakla kalmaz aynı zamanda son derece güçlü bir sesle de kükreyebilir. Üstelik bu nimetlere ulaşmak için çok da güzel kulis yapabilirler. Zira tam da istediğim gibi, asıl yükü taşıyanların kulis yapmaya ya da kendilerini göstermeye vakti olmaz. Çünkü gerçekten çalışırlar. Bir iş yetiştirirler, bir açığı kapatırlar, bir karışıklığı temizlerler, sonra kendi görevlerine dönerler. Gün biter, onlar hâlâ çalışmaktadır. Kaytaranlar ise tam bu noktada parlamaya başlar. Enerjilerini emeğe değil, kulis faaliyetlerine ayırdıkları için terfi dönemine dinç ve bakımlı girerler. Maşallah, on parmaklarında on marifet. Böylesi yetenekli ve becerikli bir tür sevilmez mi?Elbette bu eşsiz türün, yani kaytaranların özel hayatı dokunulmaz bir kültürel miras gibi korunmalıdır. Onların akşam planı vardır, hafta sonu programı vardır, keyfi vardır, huzuru vardır. Bunlar insani ihtiyaçtır. Saygı duyarım. Hatta mümkünse hiç bozulmamalıdır. Ne de olsa insan kaytaracak enerjiyi bir yerden toplamalıdır. Ama asıl işi yapanlar için aynı şeyi, kutsal dengeyi korumak adına söyleyemem. “Kurumsal önceliklerin çalışanların özel hayatı üzerindeki yaratıcı üstünlüğünü temin etmek” gibi afili bir ilke nedeniyle onların özel hayatı, kurumsal ihtiyaçlar karşısında son derece esnek bir yapıya sahip olmak zorundadır. Çocuğu mu hastalandı? Talihsiz bir zamanlama! Ailevi bir sorun mu çıktı? Tam da bugün oldu mu şimdi! Kendi sağlığı, uykusu, planı, yorgunluğu mu var? Elbette bunlar anlaşılabilir şeyler, ama kurumsal yaşamda işin zamanında ve eksiksiz teslimi gibi bir gerçeklik var. Zaten benim ustalığım burada başlar: Bir insanın en meşru ihtiyacını bile, doğru tonla konuşulduğunda, hafif bir mahcubiyet konusuna dönüştürebilirim.Böylelikle benim sayemde kaytaranlardan biri gün içinde iki saat ortalarda görünmese buna “muhtemelen bir işi vardır” diye bakılırken ya da daha da iyisi yoklukları kesinlikle fark edilmezken, asıl işleri ve sorumlulukları kat kat üstlenmiş kişinin bir saat erişilemez olması sistemin alarma geçmesine neden olur. Ben işimi layıkıyla yaptığım için kurum, bazı insanların işlerin yürütülebilmesi için neden bu kadar vazgeçilmez hâle geldiğini sorgulamak yerine, o kişilerin hep ulaşılabilir kalmasını doğal kabul etmeye başlar. Evet, ben PİS’im. Kök saldığım kurumlara çok şey kazandırırım: Tükenmişlik, sessiz öfke, adalet duygusunun çürümesi, görünürlük ile gerçek katkının birbirine karışması, iyi çalışanların içten içe “Enayilik mi yapıyorum?” diye düşünmesi… Saymakla bitmez!Şakasız ve Kinayesiz Son SözBir kurumda gerçek işleri sürekli aynı insanlar üstleniyor, işler sorumluluk gerektirdiğinde yine aynı kişiler devreye giriyor, buna karşılık bazıları tam da ihtiyaç anında ortadan kayboluyor, ama ödül, zam ve terfi gerçek katkıya göre değil performans dışındaki unsurlara bağlı olarak dağıtılıyorsa orada performans yönetimi yoktur. Orada performans istismarı vardır.Olması gereken açıktır: İş yükü ve sorumluluklar adil dağıtılmalı, gerçek katkı gerçek ölçütlerle değerlendirilmelidir. Asıl işi yüklenmiş olanlar sınırsız kapasite gibi görülmemeli, kaytarma ise “idare edilebilir bir karakter özelliği” muamelesi görmemelidir. Aksi hâlde kurumlar en çok üretenleri bezdirir, en az katkı sunanları cesaretlendirir ve sonra da neden çürümekte olduklarını bile anlayamaz hâle gelir. Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.