Bu yazı, iki bölümlük bir serinin ilk kısmıdır. İlk bölümde yaratıcılığın içsel kaynağına, yani içimizdeki çocuğa odaklanıyoruz.İkinci bölümde ise “Yaratıcı Düşünmenin Bilimi: İş Hayatında Değişimi Tasarlamak” başlığıyla yaratıcılığın kurumsal ve sistematik yönlerini ele alacağız.Bir fikrin yaratıcı olduğunu ne zaman ve nasıl anlarız? Değişime direnç göstermeyen yalın bir bakış açısı mı, yoksa onu dönüştüren bir zihin mi daha yaratıcıdır? Bu soruların yanıtlarını aramadan önce sizlere yıllar önce yapılan bir araştırmadan söz etmek istiyorum. 1960’ların sonunda NASA, bilim insanı ve mühendis seçimi için bir test geliştirmeye karar verir. George Land’in “Yaratıcılık Testi” olarak bilinen bu çalışma, farklı yaş gruplarından bin altı yüz çocuk ve iki yüz seksen binin üzerinde yetişkinle gerçekleştirilir. Sonuç çarpıcıdır: Beş yaşındaki çocuklarda yaratıcılık oranı yüzde 90’ının üzerindeyken, yetişkinlerde yalnızca yüzde 2 seviyelerindedir.Land, bu verilerden şu sonuca ulaşır: yaratıcılığı kaybetmek zamanla öğrenilen bir davranıştır. Bu da yaratıcılığın aslında doğuştan gelen ama zamanla içinde bulunduğumuz sistem, yapı ve kurallar sebebiyle bastırılan, üstü örtülmüş bir potansiyel olduğunu gösteriyor bizlere. Zamanla kendi potansiyelimizi sınırlayan duvarları biz inşa ederiz. Bugün birçok yetişkine ‘’Kendinizi yaratıcı buluyor musunuz?’’ diye sorduğumuzda yanıt pek de şaşırtıcı olmuyor. 😊 Bunun temelinde biraz da yaşamla öğrendiğimiz mükemmeliyetçi bakış açımızın yattığına inanıyorum, yaratıcılığın ufacık bir değişimde gizli olabileceğini çoğu zaman unutuyoruz. Devreye bu esnada içsel sabotör, iç yargıç veya sansürcü artık adına ne derseniz deyin,devreye giriyor. Bu sesi aklın sesi sanmayı bırakmak ve büyük bir farkındalıkla engelleyici yönüyle yüzleşmek yaratıcılığı yeniden hatırlamanın ilk adımı. Picasso’nun sözleriyle; ‘‘Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdükten sonra da sanatçı olarak kalabilmektir.’’ tam olarak bu durumu yansıtıyor.Peki içimizdeki o yaratıcı potansiyeli nasıl yeniden yeşertebiliriz? Koçlukta en sevdiğim çalışmalardan biri, içimizdeki çocuğu yeniden hatırladığımız ve hayal gücüyle derinleştiğimiz içsel keşif alanıdır. Koçluğun kalbi güçlü sorular sormaktır. Ve bu yolculuk tam olarak şu soruyla başlar: “Çocukken kendini en yaratıcı hissettiğin anı tarif eder misin??” Bu soru ve türevleri içsel gücümüzü açığa çıkarırken aktif imgelemenin gücünden faydalanmamızı da sağlıyor. Daha da derinleşmek isterseniz, imgelediğiniz ne varsa onu resmetmek ve detaylar üzerine konuşmak birçok şeyi fark etmenizi sağlayacaktır. Burada beynimizin sağ lobunu yani sanatsal faaliyetlerle ilgilenen kısmını çalıştırıyor olmayı oldukça önemsiyoruz. Sanatçının Yolu kitabında Julia Cameron tam olarak şöyle tanımlıyor: “Mantık beyni sınıflandırır, düzgün ve çizgisel düşünür. Dünyayı bilinen sınıflara göre algılar. Bilinmeyen her şeyi yanlış ve olası tehlike olarak görür. Mantık beyni sansürcümüzdür. Özgün bir cümle, bir ifade veya bir karalama gördüğünde ‘Bu da ne? Bu doğru değil!’ der. Sansürcü yaşamı sürdürme beynimizin arta kalan kısmıdır. Sansürcü önden çok kez gördüğü cümleleri, resimleri sever. Güvenli cümleler. Güvenli resimler.Sanat beyni ise bizim mucidimiz, çocuğumuzdur. Yaratıcı ve bütüncül beynimizdir. Birbirine benzemeyen şeyleri bir araya koyar. Örüntüler ve gölgelendirmeler ile düşünür. Sanat beyni, çağrışımla işler ve özgür takılır. Yeni bağlantılar arar, imgeleri birleştirerek yeni anlamlar oluşturur.”Bu egzersizler bizi içimizdeki çocukla, üstü örtülü yaratıcı tarafımızla buluşturmayı kolaylaştırıyor. Stephen Nachmanovitch’in de dediği gibi; ‘En güçlü ilham perisi içimizdeki çocuklar.’ Sanat beyniyle yeniden bağlantı kurmak, yalnızca üretkenliği değil, hayata bakış biçimini değiştirir. Yaratıcılığın özü bazen büyük fikirlerde değil küçük fark edişlerde saklıdır. Ve belki de hepimiz, o çocuğu yeniden hatırladığımızda, sadece daha yaratıcı değil daha bütün de oluruz. Köşe yazarları tarafından burada paylaşılan görüşler, incturkiye.com’a değil, yazara aittir.Çok daha fazlası için Inc. Türkiye bültenlerine kaydolun.